İçeriğe geç

Yazarlık Bir Ego Sancısı mı?

Kendi çağında doğru tarafta durma güdüsü ve cesareti

Zamanın ötesine sesini duyurma telaşı

Hiç sönmeyen o sonsuz ateş

Bu konuda birçok görüş duyabilirsiniz. Öldükten sonra isminin yaşamasını isteyenler vardır, düşün ve hayal dünyasının tetiklemesiyle kendini yazmaya verip bu tür “var oluş sancılarıyla” uğraşmayanlar da mevcuttur. Ne var ki ben ilkine birçok sefer şahit oldum, hatta kulağımla da duydum: “Tek isteğim öldükten sonra bir ansiklopedide bir fotoğrafım ve altında yaptıklarım yazıyor olsun.” Bu durumda yazarın yüksek egosundan bahsedebilirsiniz. Aslına bakarsanız bu, bana hep biraz tuhaf gelmiştir. Yani şu an Shakespeare’nin bu denli biliniyor olmasından kendinin haberi var mı? Kafka, bu denli bilinir olacağını düşünmüş müydü? Sen öldükten sonra her gün adın davul zurnayla sokak sokak yankı tutsa ne olur? Dolayısıyla ünlü yazar olmanın en az o ünlü yazara faydası vardır. Bu anlamda kişisel görüşüm şu ki “Öldükten sonra insanlar beni bilsin.” duruşu bana pek sağlıklı veya gerçekçi bir psikolojik mekanizma olarak gelmiyor.

Sanatsal üretimin özünde yüreğinizdeki o “hiç sönmeyen ateş” vardır. Karşı konulmaz bir yaratma ve üretme duygusu… Böyle söyleyince süreci eksik anlatmış gibi hissediyorum. Zincirleme mekanizmanın ilk adımında “yaratma ve üretme duygusu” yok, belki ikincil olarak varlar fakat yaratma isteği bir sebep değil, sadece bir sonuç. O halde sebep nedir? 

Konuşarak, anlatamayacağınız şeyler vardır. Gördüğünüz, şahit olduğunuz, aklınızda duyumsadığınız, zamanın ve mekânın ötesinde sırlar vardır. Bunları temsil edecek kelimeleri bulamazsınız; emin olun bulmanız neredeyse imkânsızdır. Doğru kelimeleri bulsanız da ve bunları karşınızdakine tane tane anlatsanız da iki engelle karşılaşırsınız. Karşınızdaki sizin söylediklerinizi ya kendi anlam ve anlama kapasitesi içinde eriterek sığlaştırır veya duyduğu fikirlerden ve sizce “gerçek olandan” korkarak bunların tümünü hemen reddeder. Orhan Veli’nin dediği gibi “epeyce yaklaşırsınız, duyar, görürsünüz fakat anlatamazsınız.” Dikkat ederseniz Orhan Veli gibi bir edebiyat ustası; arkadaşının evinin kapısına aruz vezniyle Osmanlıca not bırakacak düzeyde klasik edebiyat bilen ve öte yandan Türkçe’nin en modern yüzüyle senfonik eserler verebilen bir garip Orhan Veli anlatamamaktan dem vurur, şikâyet eder. Büyük şair anlatamıyorsa bizler ne yapacağız?

Hiç sönmeyen sonsuz ateşi anlatmak zordur, bunun için sanatın diline ihtiyaç duyarsınız. Fazıl Say gibi piyano çalamıyor, Haluk Bilginer gibi oyunculuk sergileyemiyorsanız ve resim, heykel, dans, vesaireden de pek anlamıyorsanız, elinizde kâğıt-kalemden fazlası yok demektir. Edebiyat hem en ucuz sanat biçimidir hem de tüm sanat alanları içinde en pahalı olanıdır. Ucuzdur çünkü edebi eser üretmek için Stradivarius kemana veya geniş bir dans pistine veya heykel atölyesine ihtiyaç duymazsınız; kâğıt ve kalem, buyursunlar. Aynı zamanda en az güzel sanatlar türleri kadar pahalıdır çünkü masa başına varıp yazı yazacak vakti yaratmak kendi başına yeterince büyük bir lükstür. Büyük yazarlar ya çok zengin ailelerin evlatlarıdır veya bir ömür başka işlerde çalışarak yaşamlarının sonlarına doğru tam zamanlı yazarlık yapabilmişler, hatta çoğu bunu da yapamamıştır. Kafka’nın memurluk yapmadığını ve sadece yazdığını düşünsenize, ortaya neler çıkardı? Dünyada tek işi roman yazmak olan o kadar az insan var ki. Ülkemizde ise parmakla sayacak kadar azdır desem, abartmış olmam. Velhasıl, masaya bir şekilde varır ve yazarsınız; daha az uyumak daha az yaşamak pahasına. 

Sonra, yazının başındaki soruya gelirsiniz. Neden yazıyorum? Bu, öyle kolay yanıtlanacak bir soru değil. Soruyu sadece “yüksek ego” kavramı etrafında tartışacağım. Uzunca bir süre ben de bu kavram ekseninde kendi adıma “Neden yazıyorum?” sorusunu yanıtlayamamıştım; aklım ve yüreğim “yazar egosu” etiketine karşı çıksa da parçaları doğru yerlerine yerleştirememiştim. Elbette bireysel ve yaşam öyküsü düzleminde bir gerekçem var, fakat işlev anlamındaki gerekçe bence şu: İnsan yaşadığı zamanda doğru tarafta durabilmeli; bu gerçekten çok önemlidir. Eğer yaşadığın zamanı, tarihsel bir çerçeveden doğru okuyabilecek kadar sağlıklı ve bilimsel bir bakış açısı geliştirecek kadar şanslıysa, insan kendi zamanında doğru zeminde durma cesaretini ve basiretini gösterebilmelidir. Gerçeği görmek zordur, çok zordur hem de. Gerçeği görmek için sayısız kitap okuyabilirsiniz fakat gerçeğin iz düşümünü göreceğiniz yer kendi farkındalığınızın aydınlık meydanıdır. Yani ironik bir biçimde, insan sadece kendini doğru okuyabilmek için kitap okumalı ve düşünmeli; aksi takdirde kişiliğine girmeyen bilgi sana ait değil, sana dair değildir ve bu sebeple değersizdir. Gerçekle göz göze geldikten sonra, ışığı gözlerini kanatır ve sonra acılardan ve bitmek bilmez iç yolculuklardan sonra bir yere varırsın: “Düştüğüm yer öyle açık/Bir yanımda sen, bir yanımda evren/Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi” (C.Yücel) dersin. İşte yaşamın ucuna gelip hafif eğilerek aşağı ve yukarı baktığında bir karar vermen gerekir. Gördüklerini anlatmalısın; bunu da herkes adımı bilsin, öldükten sonra ansiklopedi girdisi olayım, wikipedialar bana sayfa açsın, üniversitelerde ders olayım, için yapmazsın. Bunların hiçbir anlamı yok; en fazla ham bilinçlerin hastalıklı yansıması olabilirler. Ne var ki yaşadığın dönemde, geçmişten senin dinamik şimdine uzanan mahşeri kalabalıkta doğru tarafta durmak yaşamımızın ömrümüze bir borcudur. İnsan “Ben de anladım, sorumluluk aldım ve anlattım,” diyebilmek adına yazmalı, vicdani farkındalığını sanatsal bir eylemle ifade etmeli ve mümkünse sessizliğin mezarlığında ölü bir ağaç gibi yok olup gitmemelidir.

İyi edebiyat yaşar. Bizler toz olur gideriz, hatta mezar taşlarımızın dahi tozu kalmaz, esamisi okunmaz fakat iyi edebiyat insanı sarar ve zamanın içinde yönlendirir. İyi edebiyat var olmaya devam eder. İşte, zamanın içinde hızla ilerleyen bu trende bulunabilmek için, geçmişin sözlerini geleceğe fısıldayabilmek için ve en çok da kendi çağında deli-sarhoş kalabalığın arasından sıyrılıp olman gereken yere geçebilmek için yazmak tek çare gibi görünüyor, eğer kuyruklu piyanonuz, heykel atölyeniz veya melekleri kıskandıran bir sesiniz yoksa. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: