İçeriğe geç

Silüetler (Öykü)

Kızım ve eşimin öldüğü günün akşamı, karşı apartmana bana birebir benzeyen bir adamın teki taşındı. Eğer bu ne idiği belirsiz adamın kızı ve eşi, benim biricik kızıma ve eşime bu kadar benzemeseydi, bu tuhaf tesadüfü görmezden gelebilirdim. Utanmasam anneme bir ikizim var mı diye soracaktım, fakat bir ikizimin olması, eşiyle çocuğuyla yaşamımın âdeta bir kopyası olan bu ailenin varlığını elbette açıklamayacaktı. İşte yine geliyor; kutsal bir seremoniyi yerine getirir gibi araba kullanmanın esprisi nedir? Hem de hayalimdeki araba bu! Perdenin ardından izliyor olsam da beni görecek diye korkuyorum. Bu sıralar yeni bir huy geliştirdim; sanki herkes beni izliyor. Kızı da arkada oturuyormuş. Benim Burçak’ımla aynı yaşta, aynı saçlar, aynı mont, aynı çanta ve arabadan inince dört bir yanı bayram gününe çeviren aynı çocuksu coşku. Acaba deliriyor muyum? Bu gördüklerim gerçek mi? Ben gerçek miyim? Evimdeyim işte; kanı akıp kurumuş, çehresinden yaşam izleri silinmiş, soğuk ve yalnız bir cesede benzeyen evimdeyim. Binaya girdiler. Evlerinin ışıkları yanar birazdan. Aynı sitede, aynı katta, aynı cephede bulunan ve içimi ürperten bu ev; nasıl anlatsam, sanki önümde devasa bir ayna var ve bana geçmişi, güzel günlerimi gösteriyor. 

Adı nedir bu adamın? Ne iş yapar? Benden daha zengin olduğu kesin; o arabayı gazete kuponuyla almadı ya! Hem de en sevdiğim araba. Babamın canını dişine takarak, yıllarca kredi taksitleri ödeyerek bana düğün hediyesi olarak aldığı bu evde kalıyorum. O, muhtemelen evini tek seferde satın almıştır. Ne kadar kazanıyor acaba? Onunla yüzleşmeliyim. Bu işte bir tuhaflık var. Kapıcıya mı sorsam? Bizim kapıcı da ağzını aradığımı tak diye anlar ve hemen o herife koşar, adım gibi eminim. Evet, adımdan eminim… En iyisi takip etmek, yarın sabah erkenden arabama biner beklerim. Siteden çıktığı an ardı sıra… Bu iş oldukça acayip. Kimseye de anlatamıyorum. Nasıl anlatayım ki? 

Burçak ve Esra öldüğünden beri kimseyle görüşmedim. On üç gün oldu, on üç gün… İşe de gittiğim yok. Bir ay kafa iznini ancak benim gibi bir işkoliğe verirlerdi. Birilerine anlatmalıyım ama kime? Babam ve annem, beni dinleyemeyecek kadar kendi iç sesleriyle sohbet etmekle meşguller. İş yerinden de kimseye anlatamam; delirdi diye beni iki kuruşluk maaşımdan da ederler. Kim kaldı? Tuna… Eski bir dosta anlatmakta fayda var; aynı kaptan yemek yemediğim, birbirini üniversite yıllarından bu yana tanıyan ve güzel günlerini birlikte geçirmiş olmak dışında hiçbir alışverişi olmayan iki kişiyiz. Tuna, evet Tuna. 

Adam balkona çıktı, sigara içiyor. O da benim gibi sigara içiyor. Demek ki çok da akıllı değilmiş. Esra sigara içmeme ne de kızardı. Burçak’ı bana karşı doldurur, beni yumuşak karnımdan, güzel kızımın üzgün yüzüyle vururdu. Demek o da sigara içiyor. Elbiseleri benimkilerden farklı; ben bu kadar iddialı giyinemem, beyaz, mavi, gri, siyah ve türevleri. O ne öyle ya? Mor pantolon, mavi ceket, şuna bak! Süslü! Tavus kuşu gibi! Üşüdü de içeri girdi. Aklımı kaçıracağım. Aklımı kaçırmamak için kendimle mücadele ediyorum. Kim bu adam? Burnuma kadar acıya batmışken, yaşamım avuçlarımdan kayıp tuz parça olmuşken, önüme çıkan bu insanlar da kim? Bu mümkün değil, gerçekten akıl dışı bir durum! Adam benim kopyam, eşi Esra’nın, kızı Burçak’ın kopyası; bu olamaz!

***

Günler, çığ dalgalarıyla tenimi kanatarak üzerimden geçip gidiyor. Zaman algımı kaybediyorum; gün, gece, hafta içi ve hafta sonu, sabah ve akşam birbirine karışıyor; beynimdeki kalabalık, susmak bilmez kargaşa, konudan konuya atlayarak beni yoran sesler, benden başlayıp giderek bana yabancılaşan ve huzurlu birkaç salise de bile beni gafil avlayarak bataklığıma çeken o şeytan; ben sandığım bensizliğim, yani işte hangi kelimeyle tanımlamaya kalksan bir yanı hep açık kalan o duygusal tümör büyüdükçe büyüyor. İnsan tepki vermeyi bilmeli; korkmadan, başını sonunu düşünmeden, kendini çok da ölçüp biçmeden, doğru zamanda ve bağlamda tepki vermeyi, yüreğinden dökülen duyguları paylaşmayı bilmeli. İnsanlar eylemlere katılırdı; ben televizyondan izlerdim. İnsanlar haksızlığın karşısında korkmadan dikilirdi; ben hesap kitap yapar köşeme çekilirdim. İnsanlar kurumlarda ve sokaklarda hakkını arardı; ben kuşku ve kaygıyla susardım. İnsan tepki verme becerisini köreltmemeli çünkü, yani çünkü eğer tepkisizliği öğrenirsen, sonu ve sonucu çok kötü oluyor; artık kendi hislerinden de emin olamıyorsun. Yüreğinden taşmayan, dudaklarına ve eylemlerine dökülmeyen her haklı söz içinde kalınca, zamanla dikenli tellerle örülmüş siyah perdelere dönüşüyor ve ruhunun yaşama yansıyacağı pencereyi acımasızca örtüveriyor. İnsan özünden akan duyguları söze dökmeyi bilmeli; doğru zamanda ve bağlamda, hâlâ hissedebiliyorken, hâlâ her şeyi böylesine olağan, tanımlanabilir ve kabullenebilir seviyeye indirgeme becerisini geliştirmemişken, hâlâ bir nebze genç, bir miktar umutlu ve insanken. 

Gazeteler üzerime ölüm kusuyor, mülteci çocuklarının cesetleri yüreğimin kıyılarına vuruyor, haberler çıldırmış palyaço başkanların saçtığı terörle dolu; bu delilik müsameresini ustalıkla izliyorum! Ne zaman kör ne zaman sağır ne zaman dilsiz ve ne zaman felç olacağımı öylesine iyi biliyorum ki! Durağanlığımın ve suskunluğumun kör noktalarından besleniyor, ölümler, palyaçolar ve delilikler. Şimdi bu ölüm halimin bedelini ödüyorum. Ağlamak, oyuncağını kaybetmiş bir çocuğun katıksız üzüntüsüyle kendimi yerden yere vurarak, sadece gözyaşlarıyla değil, kızaran yüzüm, yükselen nabzım, akan burnum ve alnımdan süzülen terlerle, kendimi bir tiyatro oyuncusu misali dışarıdan izlemeden, içimdeki şeytanın kurduğu mahkemenin önünde her an kendimi yargılamadan ağlamak, ağlamak, ağlamak istiyorum. Esra ve Burçak’a en büyük borcum… Onların ardından yapabileceğim en insanca şey, o trafik kazasını olağan bir talihsizlik olarak görmeyip, ölümün yaşamın bir parçası olduğunu kabullenmeden, bir yetişkin gibi davranma güdümü yenerek tüm samimiyetimle gözyaşı dökmek istiyorum. İnsan tepki verme cesaretini yok etmemeli; normali oluşturan normların anormal olduğunu bildiği halde, normal davranma rezaletini kendine reva görmemeli. Yoksa aynalar arasında siluetler, yani aynalar arasında gerçeği kaybetmek, yani nasıl anlatılır ki?

***

Otuz dokuz gün oldu, otuz dokuz gün… İşe gidip geliyorum. Bilgisayarım nasıl sabah açılıp akşam kapanıyorsa, asansörler mesai saatinde nasıl vızır vızır işleyip ardından sabaha kadar susuyorsa, ben de işte öyleyim. Görevimi makine gibi yapıyorum; bir iki görüşme ayarla, e-posta gönder, öğlen yemekhaneye gitmemek için şirketten kaç, başsağlığına gelenlere birkaç standart yanıt ver ve eve git. İçimde bir öfke var; beklenmedik anlarda öfkelendiğimi hissediyorum, bilgisayarın takılan tuşuna, yan masadaki kadının çıldırmış gibi hesap makinesi kullanarak tıkırdamasına, sol ayakkabımın bağcığının sürekli çözülmesine ölçüsüzce öfkeleniyorum. Bir tek öfkeliyken daha doğal, daha yalın, daha insan hissediyorum.

Bu arada adamın kim ve ne olduğunu da öğrendim. Bunu da kimselere hiçbir şey sormadan, yani dikkat çekmeden yaptım. Önce posta kutusundan adını buldum, sosyal medyada araştırma yaptım, ayrıca birkaç gün arabayla peşi sıra gezindim. Benim kazanamadığım bölümü okumuş, bir türlü öğrenemediğim iki yabancı dili biliyormuş, benim kabul edilemediğim o uluslararası şirkette çalışıyor ve bir de piyano çalıyormuş. Belki de tüm bunlar şişirme bir özgeçmişin hormonlu söylemleridir. Piyano çalmayı çok istemiştim. Ama sınavlar var, değil mi? Ortaokulda liseye hazırlanıyordum. Lisede üniversiteye, üniversitede iş hayatına ve bir iş bulunca da iş işten geçmişti. Piyano çalıyormuş. Hepsini yapacak vakti buldu? Bir de saç ektirmiş sanki. Benim gibi uzun boylu, kumral ve zayıf bir adam ama sanki benim saçlarım biraz daha seyrek gibi. Belki de ektirmiştir. Kızı da şu karşıdaki özel okula gidiyor. Benden çok kazandığı su götürmez. Burçak’ım özek okula gidememişti, ama dersleri iyiydi. Özel okullara hep gıpta etmişimdir.

Haftalardır evi düzenlemedim. Burçak’ın evden çıkmadan önce izlediği çizgi film kanalını değiştirmedim. Evde yerlere saçılmış olan oyuncak parçalarını, bebekleri, küçük ve her an mutlu olan ayıcıkları kaldırmadım. Gülümseyen rengarenk oyuncaklar beni, birkaç saniyeliğine de olsa mutlu ediyor. Mutfakta, Burçak’ın doğum gününden kalma yaş pastayı da atmamıştım. Sonradan… Sonradan giderek çürüyen, kokuşan ve çirkinleşen yaş pasta içimi acıtmaya başladı. Evde bir yaş pasta cesediyle yaşayamadım ve parıltısını kaybeden pastayı çöpe attım. Esra’nın biri ters dönmüş terliği, başucunda bıraktığı romanı, banyonun zemininde unutulmuş pembe renk el kadar çorap… Otuz dokuz gün yaşamımla benim aramda milyarlarca ışık yılı uzaklığında bir mesafe yarattı ve evdeki bu son yaşam kalıntılarına tutunarak, onlara sarılarak, onlarla bir olarak beynimde her geçen gün büyüyen girdaba kapılmaktan kendimi koruyorum. Piyano da çalıyormuş mor pantolonlu özenti. Tavus kuşu! Piyanoyu özel okulda mı öğrendi acaba?

***

Kaç gün oldu? Yetmiş sekiz? Beş yüz yetmiş sekiz? Hatırlamıyorum. Verdikleri o ilaçlar yüzünden kaç gün uyuduğumu ve kaç gün uyanık kaldığımı hatırlamıyorum. Gri, dar, eşyasız bir oda. Hesap makinasını kadının başına vurmam büyük sorun yarattı ama şirket, benim gibi bir eşekten hemen vaz geçmedi. Yaşamımı çalan o adama saldırmam, en kötüsü buydu. Gittim, evinin kapısına dayandım ve yakasına yapıştım. Kızı ve eşi ağlıyordu. Adam can havliyle bana sıkı bir yumruk atınca, kendime geldim. Hayret, adam bana pek de benzemiyormuş, eşi ve kızı da farklı tiplermiş. Sanırım yani, farklılardı. Sonra polis, karakol, vesaire. Bir gün sonra işte bilgisayarımı ne zaman kaldırıp fırlattım, anımsamıyorum. Aksi gibi patronun kızının kafasına düşen ekran, işin de sonu oldu. Sonra Tuna geldi; beni aldı ve hastaneye götürdü. Orada bir iğne yaptılar; sesler renklere, renkler titreşimlere, titreşimler karanlıkta dalgalanan, ardında ezgiler bırakan ışıltılı kuşlara dönüştü ve gözlerimi yumdum. Kaç gün oldu? İnsan tepki vermeyi bilmeli; doğru zamanda ve yerde. Her yerden irin taşıyor hayatın, normalleştikçe deliriyorum, delirdikçe sıradanlaşıyor ve kabul görüyorum. Kaç gün oldu? Son günlerde herkes beni izliyordu veya ben öyle sanıyordum. Metroda sırtımı insanlara dönebilecek tek bir kör nokta dahi yoktu. Sokaklarda gözler, her yerden bana bakıyordu. İnsanlar bana baktıkça kendimden utanıyordum. Kaç gün oldu? Size borcumu ödedim, Esra, Burçak, size borcumu ödedim. Akşama doğru ilaçlar etkisini kaybediyor ve ben ne yapıyorum, biliyor musunuz? Oyuncağı kırılmış beş yaşında bir oğlan misali geberesiye ağlıyorum; öldüğünüz için çok üzgünüm. Hayır, bu, ne yaşadığımı anlatmıyor. Öldüğünüz için yaşayamıyorum, yani yaşayamamalıyım. Yokluğunuzu yaşamın sıradanlığında kaybetmemeliyim. Artık utanmıyorum Esra, Burçak… Artık sizden utanmıyorum, çünkü burada tüm içtenliğimle ağlayabiliyorum.   

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: