İçeriğe geç

Sanat, Felsefe, Bilgi ve Bilgeliğe Dair

Her ne kadar Abraham Maslov, bireyin bilişsel ve estetik ihtiyaçlarını giderebilmesi için önce temel ihtiyaçlarını gidermesi gerektiğini söylese de yaşamın her döneminde, fakirliğin veya zenginliğin kucağında, sağlıklı veya hastalıklı zamanlardan geçerken bireyin doğru kararlar alabilmesi, insanca düşünebilmesi ve davranabilmesi için bilgiye ve sanata ihtiyacı var. Yani Maslov haksız demiyorum fakat insanı betimlerken biraz fazla lineer kalmıyor mu, diye soruyorum. İnsan demişken, sanattan felsefeye, bilgiden bilgeliğe uzanan var oluş uzamlarında bu değerlere neden ihtiyacımız olduğunu anlatabilmem için öncelikle insanın tanımını yapmam gerekiyor. Sonra bireysel bir devrim olarak felsefeye neden ihtiyaç duyduğumuzu, sanat ve bilimin bu devrimin neresinde durduğunu tanımlayacağım.

İnsan, İnsanca ve İnsanlık

Önümüzde duran, biraz efsunlu, yüce ve kadim bir dağ gibi; insan, insanlık ve insana dair her şey. Bu dağı görüyoruz, bulutlara değin uzanıyor, başı dumanlı, yaylaları yeşil ve serin, engin vadilerinden şen şakrak nehirler sakin ovalara usulca uzanıyor. Bu güzelliğe doğru yürüyoruz, ona varmak, onun bir parçası olmak istiyoruz, fakat nafile… Ne kadar hızlı yürürsek yürüyelim, var gücümüzle ne kadar hızlı koşarsak koşalım, dağa bir türlü yaklaşamıyoruz. Biz ona vardıkça uzaklaşıyor, heybeti ve cüssesi büyüdükçe büyüyor. Sahi insan ne demektir? Sahi bu dağın sırrına nasıl ereceğiz? İçinde, insan için meziyet kabul edilen tüm davranışları bu kelimeyle tanımlıyoruz; insan, insanca, insani, insancıl, insanlık, vesaire. Güzel olan, erdemli olan (Sokrat ve Menon’a selam olsun), naif ve duru olan tüm eylemleri insan kelimesinin bir versiyonuyla tanımlıyoruz. Sanki insan olmak, durağan bir hal değil de varmak istediğimiz bir yer gibi; tıpkı o dağ misali, eteklerinde güzel olan tüm değerlerler arşa yükseliyor. İnsan, insanca ve bir türlü insani olana varamayan insanlık…

Sonra ister istemez bizimle aynı ekosistemi paylaşan canlılara bakıyoruz; dünyadaki biyo-çeşitliliğin yüz binde biri miyiz? Belki daha önemsiziz; emin değilim. Tüm diğer canlılara bakınca neredeyse hepsinin kendi türlerinin ortak özelliklerini istisnasız gösterebildiğini görüyoruz. Ana türlerin, onları oluşturan alt türlerin, akraba türlerin; aklınıza gelen gelmeyen tüm canlıların ortak yanı kendi türlerinin tipik davranış kalıplarıyla hareket etmesidir. Karıncalar, arılar, kuşlar, binlerce tür/sınıf balık, evcil hayvanlar ve vahşi hayvanlar kendi türleri dışında bir davranışı nadiren gösterirler. Desmond Morris’in İnsanat Bahçesi kitabında dediği gibi, vahşi bir hayvanı hayvanat bahçesine kapatmadığınız sürece kendinden beklendiği gibi davranır. Pekâlâ insan böyle midir? Sırf bu yüzden bu dünyaya ait olmadığımızı söylersem haksız sayılmam. İnceleyelim:

Eğitim almadığımız sürece her türlü korkunçluğa imza atabiliyoruz. Yine eğitim almadığımız zaman, içinde yaşadığımız toplumun (kabile, klan, köy, vs.) davranış geleneklerine paralel olarak melek gibi de olabiliyoruz. Diğer canlılardan farklı olarak öz farkındalığa sahibiz, yani bilincimiz var. Buna rağmen eğitimin ellerinde yoğrulmadığımız sürece tüm şeytani ve meleksi davranışları gösterme ihtimalimiz eşit düzeyde; yani doğumla birlikte getirdiğimiz ve meziyet olarak addedebileceğimiz kati bir özelliğimiz yok. Evet, ay çiçeklerinin güneşe döndüğü gibi bebekliğimizde ve çocukluğumuzda yüzümüzü sevgiye dönüyoruz, fakat sonraki yıllarda yan köyün insanlarını pişirip yiyebiliyoruz, yolda yürüyen bir kadını bıçaklayabiliyoruz, savaşa tutuşup milyonlarca insanı fırınlarda yakabiliyoruz, bizden olmayan ve bize benzemeyenden ölesiye nefret edebiliyoruz. Bu madalyonun diğer yüzü de var malumunuz; hiç tanımadığımız insanlar için canımızı verebiliyoruz, var gücümüzle çalışıp insanların iyiliği için ömrümüzü feda edebiliyoruz, aç kalıp başkalarını doyurmak için çırpınıyoruz. Biz hangisiyiz? Aynı anda ikisi de mi? O halde koşarak varmaya çalıştığımız ve bir türlü varamadığımız o dağa ne olacak? İnsanca ve insani olandan yana olan yanımıza aynı anda hem bir şeytan hem bir melek olduğumuzu nasıl ifade edeceğiz? Yaşama gözlerini açıp klanı için çalışan bir karıncadan bu anlamda daha gelişmiş olmadığımız bir gerçek çünkü insanın davranış uzamı, diğer tüm canlılarınkinden alabildiğine geniş ve çok katmanlıdır.

Hangisi olduğumuz tartışmasına farklı bir bakış açısı getirebilmek adına yine aynı benzetmeyi kullanacağım; evet o dağa doğru koşuyoruz da şu an neredeyiz ve nereden geliyoruz? İnsanı gelişimsel bir var oluş uzamında düşünürseniz; mesela bir köprü gibi, bu köprünün bir ucunda insanlığın (dağın) durduğunu söylemeliyim. Diğer ucunda ise ne olduğunu Friedrich Nietzsche söylesin:

İnsan bir iptir ki hayvanla insanüstü arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış. İnsanda büyük olan şey nedir? Bir amaç değil, bir köprü oluşudur. İnsanda sevilebilecek olan şey, onun bir geçiş ve bir batış sürecinde olmasıdır. (Böyle Buyurdu Zerdüşt)

Nietzsche’nin benzetmesinde geldiğimiz yer hayvan olmak; aslında hayvanı beklenmedik davranışlar göstermemek ve kendi türüne ait bir köprüde ileri geriye gitmemek anlamında olumlu bir obje olarak kullanabiliriz, fakat bunu “Nietzsche’den iyi mi bileceğiz?” diyerek geçelim. Yani erdemli bir gorille, bataklığın babacan ağabeyi melek bir timsahla, kaybolmuş tavşanları yuvasına taşıyan delikanlı bir kartalla karşılaşma ihtimaliniz sıfırdır; hayvanlar melek veya şeytan değillerdir. Akıl almaz bir ekosistemin milyonlarca yıllık dengesinde irili ufaklı, fakat sabit ve tutarlı rollere sahip canlılardır. Özetle Nietzsche insanı olumsuz anlamda hayvandan üst insana doğru bir uzam olarak tanımlıyor ve bu tanım yabana atılır gibi değil. Belki de aklınız şimdi üst insan kavramına takılmıştır. İnsan, insani, insanca, insanlık; bunlara ne oldu? Yani dağa vardık da arkasındaki okyanusa mı açılmaya karar verdik? Üst insan, insan olduktan sonra varacağımız diğer bir seviye midir, yoksa Nietzsche bizim dağ benzetmesindeki insanı ve insani değerleri üst insan tanımıyla mı ele alıyor? İnsan olabildik de üstüne mi çıkacağız? Üst insan, insan (insani, insanca) tanımı içinde yer almayan hangi meziyetlerden oluşuyor?

İşte bu noktada yeni bir tanım yapmakta fayda var. İnsanın karanlıktan aydınlığa uzanan bir köprüde ilerlediğini varsaymak, ulaşacağımız tanımı doğru yapabilmek için pivot fikrimiz olacak; ayağımızı bir süreliğine bu tabire basılı tutalım. Şimdi de yazının başında değindiğim öz farkındalık kavramını anımsayalım ve şöyle bir benzetmeli önerme kuralım: Bilinç merdiveninin basamaklarına farkındalık denir. Merdivende yükseldikçe, yukarı çıktıkça insanın görebildiği alanlar artar, ufku aydınlanır ve gözünün önündeki perde kalkar. Hatta bilinç merdiveninde biraz daha yukarı çıkarsanız, Döngü Üçlemesi’nde betimlediğim deneyimi yaşarsınız: 

Benlik olarak algıladığımız duygusal dokunaç, farkındalık ve bilinç penceremizdeki buğudan başka bir şey değildir. İşin aslı, kabul etmesi biraz zor olsa da sahip olduğumuz farkındalık veya bilinç seviyesi dahi bize ait değildir, aksine biz ona aitizdir; oraya varmış, o seviyeye yükselmiş, o noktaya erişmişizdir. Basamaklarında yukarı doğru çıktıkça, sisli ufukların yerini sarmal zamanın net görüntülerine bırakan bilinç ve farkındalık, bizi Döngü’ye bağlayan sonsuz bir merdivene dönüşür. Bu yüzden ben olarak nitelediğimiz kişisel tecrit, ortak evrensel pencereyle birleşmediği sürece, ölüm korkusunu büyüterek tek kişilik korku hücremizin parmaklıkları oluverir. (Döngü Üçlemesi, İkinci Kitap: Kutlu Kanatlar Altında)

İşte karanlıktan doğrularak uzandığımız aydınlıkta bizi bekleyen nokta tam olarak budur; kültürel ve düşünsel sapmalardan kurtularak, geniş ve sevgi dolu bir bakış açısıyla şimdiye bağlı olmak ve adeta bir tür evrensel internet ağına bağlanarak yaşamı hissetmek, var oluşu aklında, yüreğinde ve teninde duymak. Bu noktada insanın tanımını yapabiliriz; insan geçişsel bir türdür. İyi veya kötü değildir; işin aslı iyi olmak için güdüsel bir isteği de yoktur. Kültür, eğitim ve zamanın ruhu normu belirler ve norm meşrulaştığı an, normal de yaratılmış olur. Günümüzden geçmişe bakınca; mesela ilk çağ kabilelerine bakınca onları vahşi ve korkunç bulabiliriz. Üç bin yıl sonra, biyolojik homo sapiens eğer hâlâ biyomekatronik bir ucubeye dönüşmediyse, günümüze nasıl bakacak? Vahşi? Korkunç? Belki daha kötü sıfatlarla tanımlanacağız. Günümüzün değer yargılarını, kavgalarını ve savaşlarını oluşturan dinamiklerin hiçbiri daha üç bin yıl önce yoktu. Özellikle “Daha” diyorum çünkü dünyanın yaşı ve insanoğlunun gelişim sürecini ele alınca üç bin yıl çok kısa bir zaman dilimine dönüşüyor. Velhasıl norm de normal de hızla değişiyor.

Sanat, Felsefe, Bilgelik

Burada bırakamayız. İnsanın bu dünyanın biyolojik sistemine uymayan geçişsel bir tür olduğunu söyledik. Normlarını ve normalini hızla değişen bu tür için sabit alınabilecek hiçbir değer yargısı, gerçek ve meziyet yok mu? İnsanca olan, varmak istediğimiz, olmak istediğimiz tam olarak nedir? Varmaya çalıştığımız o dağ gerçekten öylesine efsunlu ve güzel midir? Gerçeğin, birazını dahi biliyor muyuz yoksa karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan bir grup zavallıdan mı ibaretiz? Gerçekle yüzleşmediğimiz ve ona ulaşamadığımız sürece evrensel bir norma da varamayacağız. Normalimiz hep değişecek, delilik günün sıradanlığına karışacak ve o dağa bir türlü varamayacağız. İşte bu noktada sanat ve felsefe devreye giriyor.

Bir hoca olarak öğrencilerime okuyun derim. Fakat bunu dediğim zaman da içimi bir sıkıntı kaplar. Okuyun da ne okuyun, farklı bir kaygıdır, ama benim sıkıntımın kaynağı bu değil. İşin nasıl kısmı insanı düşündürüyor. Bireysel anlamda gelişebilmek için paradigma değişikliği yapmamız gerekiyor. Ne demektir bu ve okumakla alakası nedir? Ölesiye bağlı olduğunuz fikirleriniz ve inançlarınızla yaptığınız okumaların size çoğunlukla bir faydası olmaz. Kültürel varsayımlar, bireysel kanılar, teknik adıyla ‘epistemolojik inançlar’, gerçekliğinden şüphe etmediğiniz bilgiler; bunlarla kitap okuyan biri bilgiye erişecektir fakat bilgeliğe erişemeyecektir. Felsefe, burada önümüze çıkıyor çünkü paradigmayı değiştirmenin yegâne yollarından biri felsefedir.

Paradigmadan kastım şu; tüm bilim dallarının temel aldığı bilgi kuramları vardır. Teknik tabirler şöyle dursun, size özet geçeyim. Kuram ile uygulama bir uzamın iki parçasıdır. Sırasıyla paradigma, kuram, metot/yöntem ve teknik olarak bilgi türlerini sıralayabiliriz. Elbette bunu bile benimle tartışabilirsiniz, ama özet geçtiğimi anımsayınız. Bir metafor: Paradigmayı bir tarlaya benzetin. Kuramlar tarlaya ektiğiniz bitkilerdir. Yani sahip olduğunuz ve olabileceğiniz tüm bitkilerin yetişeceği yer tarla ise, yine sahip olduğunuz ve olabileceğiniz tüm fikirlerin yeşerdiği alana paradigma denir. Ankara’da muz yetiştiremezsiniz, ona Anamur paradigması gerekir. Aynı şekilde kışın Kars’ta elma yetiştiremezsiniz, ona da Muğla paradigması gerekir. İşte doğru ve etkin okumakla felsefenin ilişkisi tam olarak budur. Size önerdiğim metaforda paradigma değişikliği için Ankara’dan Anamur’a, Kars’tan Muğla’ya bir yolculuk yapmanız gerekiyor ve ardından bitki veya meyve yetiştiriyorsunuz. İnsanı gerçeğin kıyılarına yaklaştıracak, bilinç merdiveninin farkındalık basamaklarında yukarılara çıkaracak etkin okuma için de paradigma değişikliği gerekiyor ve bu değişiklik için çıkacağınız yolculuğun adı felsefedir. Kanılar, kararlar, inançlar, sarsılmaz varsayımlar ve tartışılmaz öznel gerçekler paradigmasından kurtularak özgürce okumak, insanlığın ortak aklıyla düşünmek ve sınırların ötesindeki normları ve normalleri görebilmek için felsefi bir yolculuğa gerek var.

Bu felsefi yolculuk için Felsefe bölümüne yazılmanıza gerek yok. Klasik yunandan başlayıp modern felsefeye uzanan derin, uzun yıllar alan bir okuma yapmanıza da gerek yok. Felsefe okumanız faydasızdır demiyorum fakat öncelikle sanat ve bilime ihtiyaç duyacaksınız; felsefe okuryazarı olabilmek için veya okuryazar olarak felsefeden faydalanabilmek için. Aklınıza gelen tüm sanat formları, edebiyat da dâhil, felsefede ele alınmış konuları tartışır. Sanatın da felsefenin de odağında var oluş koridorunda koşuşturan insan, sadece insan vardır. Franz Kafka’nın romanlarındaki atmosferi tanımlayan felsefe kuramları vardır. Camus’un Yabancı romanındaki hiçlik çölüne düşmüş adamın halini tartışan felsefi akımlar mevcuttur veya Tolkien’in Orta Dünya’sındaki kurgu karakterlerin korku ile cesaret arasında yaptıkları tercihleri bizlere betimleyen felsefi görüşler bulunmaktadır. Aynı şekilde bilimsel eğitim de size bir nebze olsun felsefi bakış açısı sunar. İyi bir üniversitede eğitim gördüyseniz eleştirel düşünebiliyorsunuzdur ve belki de bu sayede “Sofi’nin Dünyası” romanından ilerleyip “Ecco Homo”ya varabilirsiniz ve bu sizi daha insan yapacaktır; artık dağa varmış olan bir insan. Belki dağın serinliğinde aşağıları izlerken Nietzsche’nin üst insan kavramını anımsayıp gülümseyeceksiniz. 

Ne kadar okursak okuyalım ne kadar derinlere dalmaya çalışırsak çalışalım sanat ve bilimle beslenmediğimiz sürece felsefenin gemisinde yer bulamayacak ve paradigma değişikliğini deneyimlemeyeceğiz. Sonra da bahçemizde muz yetişmiyor diye fideyi veya toprağı suçlayacağız. Ne büyük ironi ne katıksız körlük! Aslında yapmaya çalıştığım şu; eğer insanın sabit bir tür olduğuna inanmıyorsanız, geçişsel bir tür olduğuna kaniyseniz, bu geçişsel sürecin karanlıktan aydınlığa doğru olduğuna ikna olduysanız, bu aşamada sizler için nasıl sorusunu yanıtlıyorum. Karanlıktan aydınlığa nasıl geçeceğiz ve o dağa nasıl varacağız? Sanatla, bilimle ve ikisinin ortak paydasında bulunan, sabit olarak alabileceğiniz düşünsel bir gerçeklik sunan felsefeyle bu yolculuktan başarıyla çıkabiliriz.

Size Chomsky’nin bir sözünü anımsatayım: Psikoloji alanı bizlere insan hakkında ne kadar derin bilgiler sunuyor olsa da insanı bizlere asıl anlatan edebiyattır. İşte sanat, edebiyat ve felsefenin ilişkisini de tam olarak böyle görmek gerekiyor. Salt felsefe okumak çok önemlidir ve her insan en az dizine kadar felsefe kitabı okumadan ölmemelidir. Yine de söylemdeki felsefeyi eylemde görebilmek için sanata ve edebiyata ihtiyaç duyuyoruz, düşünmeyi öğrenebilmek için bilimsel eğitime ihtiyaç duyuyoruz. Platon’un dediği gibi “Yeryüzünde barışı sağlayacak sihirli değnek analarla öğretmenlerin elindedir. Eğitim demek, vücutta ve ruhtaki güzelliği ve mükemmelliği son mertebesine kadar geliştirmek demektir.” Bireysel gelişimin de tek gayesi bu olmalıdır; ruhsal anlamda gelişmek, bireysel devrimini tamamlamak için o karanlık paradigma yolculuğuna çıkmaktan korkmamak ve sonunda, eğer varsa, insani olana varabilmek. İnsan daha ne ister? İnsan, kendi ve diğerleri için daha iyi ne yapabilir?

İnsan olma yolundaki çetin yolculuğun sonunda benim efsunlu dağıma varabilirsiniz veya Nietzsche’nin üst insanına erişirsiniz. Geçiş tamamlanmıştır; insan olmuşsunuzdur. Ne güzel ne büyük bir başarı. Bana sorarsanız yaşamın ana amaçlarından biri budur; yaşadığınız çağda gri kalabalığın arasından doğrulup uzaklara, çok uzaklara bakmak ve insanın kadim çağlardan günümüze getirdiği görkemli birikimine karışabilmek. Paradigma yolculuğunu tamamladıktan sonra anlamak ve eğer biraz şans varsa diğerlerine de gördüklerinizi anlatmak, tıpkı Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair şiirinde dediği gibi “Yaşadım diyebilmek için”. Bu yolculuk sona erdiğinde, tüm güzellikleri bağrında besleyen o dağın bir parçası olduğunda insan olursunuz, fakat bu mutluluğu garanti etmez. Yüzüklerin Efendisi romanında binlerce sınavdan, korkunç acılardan geçip sonunda köyüne varan Frodo Baggins, uzun yolculuğunu yüreğinde iyilik ve kötülüğe dair net bir ayrımla tamamlamıştı. En zor anlarda cesurca davranmış ve dostlarını yüz üstü bırakmamıştı; yani kendi dağına varmıştı fakat alabildiğine mutsuzdu. Hatta öylesine mutsuzdu ki artık Shire’da kalamayacağını fark ederek Elflerle birlikte Orta Dünya’dan ayrılmıştı. Yüreğinizde ve eylemlerinizde insanlık için meziyet sayılabilecek tüm özellikleri barındırmanız mutluluğu getirmez, fakat derin ve tarifsiz bir huzurla dolarsınız. Bu, öylesine bir huzurdur ki anlatabilmek için şair olmak gerekir veya sözü bir şaire bırakmak en iyisidir:

Bir ufka vardık ki artık

Yalnız değiliz sevgilim.

Gerçi gece uzun,

Gece karanlık

Ama bütün korkulardan uzak.

Bir sevdadır böylesine yaşamak,

Tek başına

Ölüme bir soluk kala,

Tek başına

Zindanda yatarken bile,

Asla yalnız kalmamak. (Ahmed Arif, Yalnız Değiliz)

Vardığınız yerde yalnız değilsiniz, hiçbir zaman olmayacaksınız. Korkular, kaygılar ve derin duygusal bataklıklar artık size zarar veremez. Dağın bağrında güvendesiniz ve kati bir aidiyet duygusuyla sarılmış durumdasınız. Şimdi sıra gördüklerinizi anlatmakta.

Bol şanslar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: