İçeriğe geç

Bir Eylem Olarak Yazmak

Bir Eylem Olarak Yazmak

Umut

Yazmanın doğuştan gelen bir güdü olmadığını söylemek biraz iddialı olur belki, fakat insanoğlu sadece son yedi bin senedir yazı yazıyor (en azından şimdilik bildiğimiz kadarıyla) ve bu yazma eylemi sanatsal veya estetik kaygılardan ziyade ekonomik ve mülki ihtiyaçları gidermek için başlamış görünüyor. Sonuçta ilk yazılı metinler, şiir veya öykü müydü? Daha ziyade ticari ve dini metinlerle karşılaşıyoruz, ki dönem itibariyle bu iki tür birbirinden çok da kopuk değildi. Yani bu gezegendeki varlığımızın kabaca yüzde birlik diliminde yazıyoruz. Elbette bu tarihi gerçekler veya yazmanın doğuştan gelen bir güdü olmasından ziyade bir tür toplumsal ihtiyaç olması, insanın sanatsal yazına ve yazarlığa duyduğu ihtiyacın varlığını ve gerçekliğini değiştirmiyor. “Düşünüyorum öyleyse varım” manifestosuna benzer bir nedensel ilişki sanatsal yazı için geçerli olabilir: “Yazıyorum öyleyse umut var”.

Doğal mı yoksa öğrenilen bir tepki mi meselesi bir yana, bir eylem olarak yazmanın temel dinamiğinin umut olduğunu söylersem, kendimi kısmen fakat doğru ifade etmiş olurum. Anlatmak ve anlaşılmak için umut, unutmamak ve unutturmamak için umut, değişmek ve değiştirmek için umut ve en çok da yıkmak ve yeniden inşa etmek için umut, yazma eylemini gerekçelendirmiyor mu? Bu içinler hepimize, her türlü edebi eserin büyük bir umutla ve inançla yazıldığını da haykırıyor. En karanlık ve en üzücü romanda bile ‘o hiç sönmeyen ateşin’ izleri vardır. O halde yazan, bir sebeple ve bir gerekçeyle umut veren kişidir. Kanımca en sağlıklı insan, diğerlerine umut verebilendir. Biraz yüzeysel de olsa, eğer bu doğruysa edebiyatla insanın iyileşmesi ve yükselmesi arasındaki ilişkiyi de görmüş oluyoruz, ne dersiniz?

Ortak Bilinç

Bir de şu ‘ölümsüzlük hastaları’ vardır. Yıllar boyunca bir fikri çokça okur ve duyarsanız, tüm sığlığına ve sıkıcılığına rağmen sizde yer edebilir. “Yazarlar ölümsüzdür”, “Bir romanım olsun ve adım yaşasın” veya “O şair adını tarihe yazdırdı” gibi sözlere sıkça şahit olursunuz. Bu tam olarak ne anlama geliyor? İlk cümle mesela: Yazarlar ölümsüzdür. Hayır, bu gezegende yaşayan herhangi bir canlı gibi, yazarlar da ölürler. Burada alt bir mesaj da var, değil mi? Yani aslında ölmeyen eserleridir veya eserleriyle yaşamaya devam ederler deniliyor. Tolstoy’un adının biliniyor olmasının en az fayda sağladığı kişi, bizzat Tolstoy’un ta kendisidir. Öte yandan, Tolstoy’u okumuş ve adını biliyor olmakla, bir birey olan Tolstoy’u tanımış mı oluyoruz? Acılarını, sevinç ve üzüntülerini, onu şekillendiren anılarını hissetmiş mi oluyoruz? İkinci cümle: Benden sonra adım yaşasın… Orhan Veli’nin adının biliniyor olması insanlığa bir katkıdır, talihsiz şaire değil. Shakespeare isminin edebiyat ve tiyatroyla özdeşmiş olması, insanlığın ortak bilincine bir katkıdır. Tüm dünyanın adını iyi bildiği şairler, yazarlar ve düşünürler, aslında bizleri temsil eder; nereden gelip nereye vardığımızın en somut kanıtı, edebiyattır. Bu gerçeklikte, önemli olan son şey yazarın hangi Orhan, hangi William veya Franz olduğudur. 

Bu fikir eskiden beni rahatsız ederdi, fakat şimdi net bir biçimde anlıyorum. Adım kalsın, yaşasın diye yazılmaz. İnsanlığın ortak bilincine katkı sağlamak, ortak aklın zirvesini temsil edenlerden olmak (yani yaşadığın çağda doğru tarafta olmak) ve insanoğlunun ortak düşünsel dinamiklerini geliştirmek içindir yazarlar ve yazarlık. Anladım ve dilim döndüğünce anlattım diyebilmek özgürlüğüdür. Hepimize ait ve dair olan ortak bilincin bir arpa boyu dahi ilerlemesi, geleceğin yolunu ve yönünü radikal bir biçimde değiştirir. Birçok bireysel gerekçeyle ifade edilen öznel sapmalar dışında, bir eylem olarak yazmanın temel amacı insanlığın ortak bilincini geliştirmektir. Bu konuda, ‘sanırım’, ‘gibi görünüyor’ veya ‘temel amaçlarından biri de’ diyerek akademide ‘modality’ dediğimiz, ifademi yumuşatma ve iddialılıktan uzaklaştırma taktiğini kullanmayacağım. Yani yanılıyorum öyleyse varım.

Sanatsal İletişim

Sanatın birçok tanımını bulabilirsiniz ve her biri, belirli oranlarda geçerli tanımlardır. Ne var ki, ‘en basit olan tanım en doğru tanımdır’ (Occam’ın Usturası kuramı) varsayımından hareketle, Aristo’nun ‘Sanat, gerçeğin estetik ifadesidir,’ sözünün geçerli ve edebiyat da dâhil, tüm sanat alanlarını kapsayan bir tanım olduğunu söyleyebiliriz. Edebi eserin bir iletişim aracı olduğunu da anımsayarak, gerçeğin edebi yöntemlerle nasıl estetize edildiğini ele almak, aslında edebiyatla nasıl iletişim kurulduğunu tartışmaktır. Kimse inkâr edemez; edebi eser, bir heykel veya aklınıza gelen herhangi bir sanat ürünü, sizlerle iletişim kurar. Hatta bu eserin var oluş amaçlarının da başında gelir, emin olabilirsiniz. Ders vermeden, katı duvarlar ve kurallarla sizi sarıp yönlendirmeden ve size dikte etmeden anlatır ve paylaşır. Edebi eserler bunu yaparken, çoğunlukla hepimizin kullandığı kelimeleri, öbek ve tümceleri kullanır. O halde işin estetik, yani sanatsal boyutu nerede? Bu sorunun cevabı, bizi sanatsal iletişimin gücüne götürecektir.

Dilin imkanlarıyla iletişim kurduğunuzda, belirli sayıda kelime ve söylem varyasyonu kullanabilirsiniz. Ne yaparsanız yapın, sözel söylemin sınırları size her şeyi anlatmaya olanak vermez. Aslında siz de çoğunlukla her şeyi anlatmak istemezsiniz, fakat taş kuşa değdi de anlatmaya değer birini buldunuz diyelim; bu sefer de bir sürü yeni sorunla karşılaşacaksınız. Karşınızdaki iyi insan iyi bir dinleyici mi? Sizi kaç saat dinleyebilecek? Siz iyi bir anlatıcı mısınız? Yaşadıklarınızı veya yaşamak istediklerinizi gerçekten sözel söylemin güdük imkanlarıyla ifade edebilecek misiniz? Hayır… Eğer böyle bir imkân olsaydı, yani mesela Franz Kafka babası Hermann’dan neler çektiğini rahatça anlatabilseydi, belki de bu kadar yazmayacaktı. Çağlar ötesine gönderdiği yardım sinyali gibi öykülerini, tüm gün işte çalıştıktan sonra sabahlara kadar karalamayacaktı. Belki de Mozart hiçbir zaman Requiem’i bestelemeyecekti; o da aile baskısını ve eziyetini bu denli görmemiş olsaydı. Kim buna itiraz edebilir? Sanatsal iletişim dili olan edebiyat, yapı taşı olarak dili kullanır; bu doğru, fakat sonuçta ortaya çıkardığı dil öylesine güçlüdür ki, sadece anlatmaz, hissettirir; paylaşmaz, sizi de kendine ortak eder; sadece aktarmaz, dertleşir. Sonunda öylesine bir seviyeye çıkar ki, o çok sevdiğiniz romanı bitirdiğinizde size şunu söyletir: “Meğer böyle hisseden ve bunları yaşayan bir tek ben değilmişim.” Yani temel insan davranışlarından birini gerçekleştirmenizi sağlar: meşrulaşmak ve ötekine benzemek. Her canlı gibi, normal olmayı istemek temel güdümüzdür. Edebiyat, hissettiklerinizi ve yaşadıklarınızı meşrulaştırmanızı sağlar, acılarımızı tanımlar ve bizi normalleştirir. Yalnızlığı besleyen ana kaynaklardan biri de yaşadıklarının sadece sana dair ve özge olduğunu zannetmektir. İşin güzel yanı, size bunu söyleten romandaki olaylar, belki Orta Dünya’da geçmiştir, belki de iki yüz yıl öncesinin İngiltere’sinde yaşanmıştır. Bir eylem olarak yazmanın diğer boyutu ise şu o halde; var olan en güçlü kanallardan biriyle, yani sanatla, iletişim kurmaktır. Yazar veya okur olsun, insan daha ne ister?

Bilim ve Edebiyat

Sen kırmızı renge bakınca aşkı, gökyüzüne bakınca umudu hissediyorsun diye, dünyanın geri kalanı da böyle hissetmek zorunda değildir. Kırmızı renk de aşkı, gökyüzü de umudu temsil etmek durumunda değildir. Basit olan bir gerçek şudur; hangi sanat dalı olursa olsun, onlarca farklı bilimsel alandan faydalanabilir ve bunlardan haberdar olmadan yazmak, beyhude bir çabadır, kibar bir ifadeyle elbette. Tiyatroyu ele alın; ses, müzik, kostüm, dekor, hatta oyun metni, tüm bunların oluşmasında türlü bilimsel adımlar takip edilmek zorundadır. Sinema sanatının bilimsel boyutunu çıkarırsanız, geriye muhtemelen geçen yaz tatilinde deniz kıyısında çektiğiniz iki dakikalık video kalır. İddialı mı olacak, emin değilim ama şahsi fikrimdir; sanatsal üretimin içindeki bilimsel boyutu fark etmeden, öğrenmeden ve temrin etmeden bu işe girmek, sizin onu beklediğinizden haberi olmayan birini saatlerce beklemeye benzer. O kişi o gün gelmeyecektir, o şiir saygı görmeyecektir, o roman yayımlanmayacaktır ve o öykü dergilerden sürekli ret alacaktır. 

Basit ifadeyle sanatsal yazarlığın içindeki bilimsel unsurların neler olduğu aşağı yukarı bellidir: her şeyden öte ortada dilbilim, göstergebilim ve retorik var, fakat tüm bunlara eklemeler yapıp detaylandırabiliriz. Mesela dilbilimin bir alt dalı olan edimbilimden bahsederiz. Ben dikkati burada eleştirel düşünceye çekmek istiyorum. Düşünmeyi öğrenmek, bilimsel eğitimin nihai hedefi ve doğal sonucudur. Birçok çağdaş eğitim bilimci, ‘Okul diye bir kuruma toplumlar neden ihtiyaç duyar?’ sorusunun yanıtını aramış ve şu cevapta hemfikir olmuşlardır: “Okul kurumu gereklidir çünkü aileler veya uzmanlığı olmayan insanlar, eleştirel düşünmeyi öğretemezler.” Bu ifadenin içinden iki varsayımı çekip çıkaralım: insanoğlu eleştirel düşünme becerisiyle doğmuyor; kafanız mı karıştı? Evet, öyle… İki, okulun amacı bilgi aktarımı yapmak değil, düşünmeyi öğretmektir. Bu noktada edebiyatın bilimsel boyutlarından biri olarak eleştirel düşünceyi de ekleyebiliriz. Yeterince esnek ve yaratıcı bir akıl, eğer eleştirel düşünce becerilerinden yoksunsa, edebi bir eser üretemez. Hatta bırakın bir eseri, şöyle olağan ve standart bir ürün de ortaya koyamaz. Belki böyle biri çok iyi bir beste yapabilir. Siz hiç dokuz yaşında iyi bir edebi eser veren bir yazar duydunuz mu? Fakat o yaşlarda senfoni besteleyen sanatçılar var, değil mi? O halde eleştirel düşünce, edebiyatın olmazsa olmazıdır. Yaratıcı yazarın masaya döktüğü hamuru şekillendirirken kullanmak zorunda olduğu ve şüphesiz edebi eylemin bilimsel boyutu olarak addedilmesi gereken bir unsurdur. Son yirmi yılda yapılan araştırmaların büyük bir çoğunluğu, eleştirel düşüncenin bilişsel boyutlarından ziyade, duygusal boyutlarına odaklanmakta ve ikincinin, birinciyi şekillendirdiğini iddia etmektedir (Bkz. Facione, 1988). Eleştirel düşüncenin duygusal boyutlarından bir tanesi çok ilginçtir: ‘Entelektüel Olgunluk’. Özetle şu anlama gelmektedir; okumadıysan eleştirel düşünemezsin, okumadıysan yarattıklarını şekillendiremezsin, okumadıysan bilimsel veya sanatsal hiçbir ürüne imza atamazsın. 

Bu durumda edebiyatı besleyen ve ondan beslenen kişilerin bu özellikleri açısından, bir eylem olarak yazmak modern insana ait bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor. Elbette buradaki yazmak kelimesi, hatıratını yazmak veya o sene ki şarap festivalinden önce işçilere ödenen gümüş miktarını not almaktan bahsetmiyorum. Sanatsal bir iletişim aracı olan edebiyatla, gerçeği estetik bir biçimde ifade etmekten ve bunu edebi bir biçimde yapmaktan söz ediyorum. Yazma eylemi, özgür düşüncenin ve düşünmenin doğal bir ihtiyacıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: