İçeriğe geç

Bir Roman İnşa Etmek

 

Untitled design

Bilim kurgu mu bilimsel bir kaygı mı? 

Toplumsal Çözülme Kuramı ve Bir Roman İnşa Etmek

Bu inceleme günümüz ekonomik modelinden hareketle geleceğin toplumsal yapısına bakmaya çalışıyor. Bunu yaparken de hem güncel çalışmalara gönderme yapıyor hem de bir roman üçlemesi için geliştirilen kurgusal bir kuramı tartışıyor. Toplumsal Çözülme Kuramı, millet, din veya diğer aidiyet bağlarıyla birbirine bağlanmış insan topluluklarının (Türk, Alman, vs.) toplumsal oluşum adımlarında geriye doğru ilerleyeceğini iddia ediyor. Toplumbilim alan yazınında genelde klandan süper klana ve süper klandan toplum olmaya doğru bir hareketten söz edilir. Nihayetinde topluma varan bu sosyolojik hareket aynı zamanda ilkel kabile düzeninden karmaşık mülki idareye dönüşen insan topluluklarının oluşumunu betimler[1]. Pekâlâ bu uzamda geriye doğru sürüklenmek mümkün müdür? Toplum kabileşebilir mi? Bu gerileme, özünde bir gerileme midir yoksa sosyal-psikolojinin adına döngüdiyebileceğimiz evrensel bir mekaniği midir?

Ekonomik Büyümenin Sürdürülebilirliği

Hayal edilen her yeni distopyanın sunduğu gerçekliğe kıyasla bir önceki sürüm distopyalar, çoğunlukla ütopya kalacak derecede naiftir. Orwell’in dispotik romanı 1984’ü günümüzde bir tür çağdaş sistem belgeseli olarak görebiliyorsak hem dünyayı doğru okuyoruz demektir hem de bu roman artık distopya değil, içinde yaşadığımız gerçekliğin resmini çizmektedir. Bu romanı tekrar karıştırdıkça, Orwell’in evreninin günümüze kıyasla ne denli naif kaldığını görüyorum. Oysa günümüzün kötüleri çok daha ustaca makyajlar yapıp gizlenebiliyorlar. İmparator, hatta yarı tanrı firavunlardan bile daha güçlü bireyler hesap vermeden milyarlarca insanın yaşamına hükmediyorlar. Ne ironiktir ki bu insanların isimlerini dahi bilmiyoruz veya çok azımız biliyor. Bahsettiğim bir distopya romanı değil, günümüz dünyasından söz ediyorum. Komplo teorisi mi? Öyle olsun; günümüz küresel toplum mühendisliğinin en büyük sanatı gerçeği karikatürize ederek basitleştirmek ve varlığını görünmez kılmaktır.

       Toplumsal Çözülme Kuramı’na geçmeden önce bu girişi yapmam gerekiyordu. Büyüme temelli ekonominin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Anahtar kelimeler; kapitalizm, neoliberalizm, serbest piyasa ve küreselleşme. Etrafta yardım çağıracağımız kimseler yok, şimdilik. Ayrıca bu ekonomik model, insanların günlük yaşamının sıradanlığında alabildiğine olağanlaşmış ve kanıksanmış durumdadır. Örneğin açlıktan ölen milyonlarca insan için ciddi ve devlet destekli küresel bir hareket bulunmuyor ve göçmenlafını alabildiğine doğal karşılıyoruz çünkü henüz Dünya vatandaşlığıkavramını resmi olarak yürüten küresel bir meclise sahip değiliz.

            Bu durumda ve bağlamda ekonomi daha bir yüzyıl önce zoraki kurtulabildiğimiz üç büyük kâbusa bir daha düşmemek için büyüdükçe büyüyor: Açlık, hastalıklar ve doğal felaketler. Her ne kadar üçüncü kâbusu küresel ısınma ile körüklüyor olsak da insanların büyük bir çoğunluğunun tarihte hiç olmadıkları kadar konfor içinde yaşadıklarını biliyoruz. Dünyanın büyük bir bölümünde içilebilir su mevcut, temel hastalıklara karşı önlemler var ve tarım-hayvancılık, yüz yıl öncesine göre umudunu kabile büyücüsünün yağmur duasına değil, meteoroloji raporlarına dayıyor. Büyüme temelli ekonomi bu ortamı dünyanın belirli bir bölgesi için sağlamaya ve korumaya devam diyor. Bu, göreceli olarak güzel, pekâlâ sonra ne olacak? Yani bu döngü, büyüme temelli ekonomi bizi geleceğin hangi kıyılarına savuracak? Şu an düşünmekte ve yazmakta dahi zorlandığımız hangi distopya hâli yakın bir gelecekte günlük yaşamımızın sıradanlığına dönüşecek?

        Büyüme temelli ekonomilerde artan büyüyen halkın gelirleri değil, şirketlerin bütçeleridir. Devletler, şirketlerin güven içinde ticaret yapabilmesini sağlayan ortamları yaratıyor, bazen savaşlarla yeni ortamlar oluşturuyor bazense farklı iş birlikleriyle yeni iş bağlamları veya tüketim ihtiyaçları yaratıyor; en azından batı sistemi aşağı yukarı böyledir. 2008 ekonomik resesyonunda kimi şirket yöneticilerinin 450 milyon dolar maaş aldığını öğrenmiştik. Tek kişinin aldığı aylık maaştan bahsediyoruz. 2016 yılında Shell ve Apple şirketlerinin her birinin yıllık bütçesi tam 180 ülkenin bütçesinden daha büyüktü.2018 sonunda ise 25 şirketin bu unvana sahip olduğunugörüyoruz. New York’a bulunandünyanın en büyük yatırım şirketi olan BlackRock 3,5 trilyon dolarlık bir varlığı yönetiyor. Bu tam olarak şu demek: Şirketin kontrolündeki rezerv, tüm dünya ülkelerinin sahip olduğu rezervin çok üzerinde. Yani dünyanın parası Amerika’daki bir gökdelenden yönetiliyor ve eğer gerçekten küresel bir imparator arıyorsanız bu şirkete gitmeniz yerinde olabilir. Şirketler büyüyor, büyümek zorundalar çünkü küresel dinamikler anlamında üçüncü bir tercihleri yok. Bunu bisiklet benzetmesiyle inceleyebiliriz; bisikletin üzerinde ya ilerlersin ya düşersin, iki teker üzerinde sabit duramazsın. Dolayısıyla insan ister istemez düşünüyor; bu sürekli büyüme zorunluluğunun sosyal ve psikolojik etkileri neler olacak, politik etkileri devletleri nasıl şekillendirecek ve günün sonunda yaşam pratiklerini nasıl belirleyecek? Belki de en önemli soru şu: Bu ekonomik model sürdürülebilir mi?

            Bilim insanları, sanatçılar ve felsefeciler kapitalizmin bu acayip gidişatını onlarca yıldır kaygıyla izleyip uyarılarda bulunuyor. Bildiğimiz şey, büyüme temelli ekonomide gerçekten büyüyen ve zenginleşen insanlar veya mülki irade olmuyor. Şirket zenginleşiyor, güçleniyor ve küreselleşiyor. Bunları yaparken de yavaş yavaş devletlerin insanlara sunduğu hizmetleri, kimlikleri ve ayrıcalıkları sunmaya başlıyorlar. Günümüzde öyle şirketler vardır ki, eğer bu şirketlerin üst sınıf yöneticisiyseniz hangi pasaporta sahip olduğunuzun, hangi kültüre ait olduğunuzun, hangi dili konuştuğunuzun ve neye inandığınızın hiçbir önemi yoktur. Kapılar açılır, bürokraside işler tıkır tıkır yürür, havaalanlarında özel araçlar sizi karşılar ve üst düzey bürokratlar sizi ağırlamak için birbirini ezer. Bu örnek belki biraz ekstrem gelebilir çünkü bahsettiğimiz üst düzey bir yönetici, değil mi? Yakın zaman önce bir tanıdığım, hepimizin çok iyi bildiği ünlü, küresel bir İnternetşirketinde işe başladı; İstanbul’da evi tutuldu, son model bir lüks araba kendisine verildi ve dolar üzerinden yüklü maaşı sağlandı. Bahsettiğim kişi 25 yaşında bir bilgisayar mühendisi ve onu eğiten öğretmenlerden yirmi kat daha fazla maaş alıyor. Bu genç bir iki ay içinde konser için İngiltere’ye, hafta sonu tatili için İtalya’ya ve yaz tatili için Amerika’ya gitmeye başladı. Ve biliyor ki iyi çalışır ve beğenilirse birkaç yıl sonra şirketin Budapeşte birimine geçebilir, oradan da üç yıllığına Pekin’de çalışabilir. Çalışma ortamı özgürlükçü, serbest, yaratıcılığı ve inisiyatif almayı destekliyor; kendini ifade edebiliyor ve kariyer anlamında önünün alabildiğine açık olduğunu biliyor. Bu genç birey kendini önce hangi kimliğiyle tanımlıyordur? Kendini hangi kimliğinin sunduğu şemsiye altında daha güvende hissediyordur?

         Bu durumun gelecekte kelebek etkisi misali büyüyerek tüm dünyayı sarmasını iddia etmek yanlış olmaz. Şirketler büyüdükçe devletleşiyor ve devletleri dahi yönlendirecek finansal bir güce ulaşıyor; aslında çoktan ulaştılar bile. Şimdi sonraki aşamaya yaklaşıyoruz. Sosyal değişim yavaş ve sancılı olur. Teknolojinin gelişimi, küresel şirketlerin görünmez, güçlü devletlere dönüşmesi birkaç nesil sonra bireylerin kendilerini üst kimlik, belki de ana kimlik olarak devlet veya millet aidiyetinden önce şirket aidiyetiyle tanımlaması imkânsız mı? Bu durumu iyi veya kötü olarak tanımlamıyorum, sadece zayıflayan milli ve mülki idarenin yerine büyüyen kudretli şirketlerin geçmesinin sosyal anlamdaki etkisini anlamaya çalışıyorum.

En Yeni Dünya Düzeni

Politik ekonomi, kapitalizm ve küresel sermaye “Yeter! Artık yeterince büyüdük,” demeyecektir çünkü bu tutum, ekonomi biliminin tabiatına aykırıdır. Tüm iş kolları kâr etmek zorundadır; yatırım yapmak, sermaye oluşturmak ve büyümek durumundadır. Günümüzde bile bu büyüme öylesine bir boyuta ulaşmıştır ki çoğu küresel şirketin birçok ülkeden daha fazla nüfusa ve kişi başına düşen yıllık kâra sahip olduğunu görüyoruz. En büyük küresel iş verenlerden biri olan Amerikan perakendecisi Wal-Mart 2,1 milyon kişiye iş veriyor.Kişi başı yıllık kârı iki yüz bin dolara yakın ve kişi başı net kârı ise 7 bin 100 dolar.Onlarca ülkenin sunduğu refahın epey üzerinde. Fortune Dergisi’nin yıllık araştırmasına göre, Küresel 500 olarak tanımlanan listedeki şirketler sadece 33 ülkeden ve bu küresel firmalar 67 milyon kişiye iş imkânı sağlıyor. Elbette bu şirketlerin yıllık gelirleri trilyon dolarlarla ifade ediliyor. Bu şirketlerden birinin sahibi çıldırıp da birkaç ülke satın almak istese, kuramsal olarak bu alışverişi yapması mümkün. Öyle görünüyor ki devletlerin devlet olma özelliği bu devasa şirketlerin kişiliğini oluşturmaya başlıyor ve bunun sonucu olarak devleti bir arada tutan milli ve dini aidiyetler, şirketlerin sunmaya başladığı yeni aidiyet türleriyle ağır ağır yer değişiyor.

            Şimdi yetmiş yıl ileriye gidelim ve dünyanın hâlâ insanları bağrından tükürüp atmadığını, yarı deli bir diktatörün nükleer savaşla medeniyetleri yok etmediğini ve kutuplardaki erimenin arka bahçemizi sular içinde bırakmadığını varsayalım. Varsayıma ihtiyaç duyan diğer nokta da insanlığın hâlâ büyüme temelli ekonomiden kurtulamadığı ve küresel bir dünya vatandaşlığı oluşumunun gelişemediğidir. Yani bugünün genel politik ekonomisinin devam ettiğini düşünüyoruz. Tüm bu şirketler iyice büyüdüler ve bizleri mutlu tüketiciler olmak konusunda ikna etmeye devam ediyorlar. Öte yandan iş sektöründe üretimin ve lojistiğin her aşamasında otomasyon günümüzün ufkunun da ötesinde gelişti. Belki asteroid kuşağında madencilik yapıyoruz, belki de Dünya’nın dış yörüngesindeki devasa uzay istasyonu için sürekli bir biçimde donanım üretiyoruz. Soğuk savaş sonrası katlanarak büyüyen küresel şirketlerin bize sunacağı mesleki ve sosyal kimliğin doğası neye benzeyecek?

Toplumsal Çözülme Kuramı (Social Decomposition Theory)

İşte bu noktada gerçek ile kurgunun ortak paydasına geçiyoruz. Millet aidiyetinin eridiği, insanların kendini Alman veya Japon olmaktan ziyade çalıştıkları şirketin kimliğiyle tanımladıkları bir aşamadayız. Sosyolojik anlamda Homo Sapiens’in kurduğu en büyük birliğin adı millettir; kendi diline, kendi kültürüne ve çoğunlukla kendi dinine sahip olan ve milyonlarca insanı bir arada tutan en güçlü oluşum millettir. Ya gelecekte anadilinizin, kültürünüzün ve milli benliğinizin günlük yaşamda bir karşılığı yoksa? Belki de tüm dünya İngilizce ve Çincenin karışımından oluşmuş, şu an adını dahi bilmediğimiz ortak bir dil konuşmak zorundaysa? Günümüzde bile dünyanın neresine bakarsanız bakın Amerikan kültürünü görüyorsunuz. Güney Korelilerin kendi isimleri dışında bir de Amerikan isimleri var. Afrika’nın göbeğinde küresel hamburgercide Rock müzik dinleyen kabile üyeleri hallerinden pek de şikayetçi değil. Küresel kültürün ağırlığını iyice hissettirdiği, tüm yerel kültürlerin iyice zayıfladığı ve dolayısıyla milli duyguların köreldiği bir dönemdeyiz. Artık en büyük sapiens topluluğu millet değil. Sosyolojik basamaklarda bir seviye aşağı indik ve artık süper klan özellikleri gösteriyoruz. Belki de daha aşağıya klan seviyesine indik. Bizi bir arada tutan değerler ise şirket aidiyetince sağlanıyor olabilir mi? Öte yandan bu düzene giremeyen milyonlarca insan topluma ve kendine iyice yabancılaşmış ve ormanlık yerlerde topluluklardan uzak bir biçimde yaşamak istiyor. Sisteme müdahil olanlar ise kendilerini Apple şirketinin bir parçası veya Google üyesi olarak tanımlıyor.

      Bu bağlamda Toplumsal Çözülme Kuramı, büyüme temelli politik ekonominin olumsuz bir sonucu olarak tanımlanabilir. Millet bilincinin toplumlarda eriyerek çözülmesi, devlet erginin yerini şirket ergine bırakmasıyla insanların aidiyet karmaşası yaşadığı bir aşamadan bahsediyoruz. Bu durum belirli bir ülkenin kültürüyle yetişmeyen kültürel kökenlerine karşı geliştirdikleri tepkinin sonucu olarak toplumsal kimliklerini kaybetmesi olarak tanımlanabilir. Klandan, süper klana ve nihayetinde topluma doğru bir sosyolojik uzam üzerinde tanımlanan insan toplulukları, bu uzamda gerileyerek ülküsüz gruplar seviyesine kadar inmiştir. Birey artık kendini belirli bir millete, topluma ve kültürel bir gruba ait hissetmez. Kendini dışlanmış ve ötekileştirmişolarak görür ve tepki olarak içinde yaşamakta olduğu toplumun değer yargıları ve kurallarını hiçe sayar. Bu fenomenin ortaya çıkmasına sebep olan en temel etkenin, zengin ve yoksul arasındaki uçurumun tarihi bir seviyeye çıkması, zengin kesimin daha uzun ve sağlıklı yaşayabilme olanaklarıdır. Öte yandan devlet otoritesinin artık tamamına hâkim olmaya başlayan şirketlerin, mavi ve beyaz yakalı sınıfların yaşam kalitesini büyük ölçüde kontrol ediyor olması da toplumsal çözülme sürecinin ana tetikleyicilerinden biri olarak görülür.

       Toplumsal çözülmenin en önemli belirtilerinin başında, bireylerin özel yaşamlarının büyük bir kısmını çevrimiçi sanal uygulamalarda geçirerek kendilerine alternatif bir gerçeklik kurmaları olabilir. Sistem, insanlara oyalanmak ve geçici olarak da olsa mutlu olmak olanağını tanır. Bireysel ve içine kapalı bir yaşam tarzı, kalabalıkların bulunduğu bağlamlar ve yerlerden uzak durma, toplumsal olaylara karşı kayıtsızlık da diğer ana belirtiler olarak sıralanabilir.

   Toplumsal çözülme gerçeği, Toplumdilbilim çalışmalarında da bir kuramla ele alınmıştır. Toplumsal çözülmeyi ileri bir seviyede deneyimleyen insanların ana dillerine ve yaşadıkları dilin resmi diline/dillerine karşı istemsiz bir tepki geliştirdiği, bu tepkinin sonucunda birden fazla dili karıştırarak konuşmayı tercih ettikleri tespit edilmiştir. Tepkisel Ağız (Reactive Varietyveya Reactive Blending) olarak tanımlanan bu fenomene göre bireyler, ana ve varsa resmi dil/dillerini Çince veya Portekizce gibi uluslararası dillerle özellikle karıştırıp bozarak dilsel aidiyetlerini yok etme yoluna giderler.

Toplumsal Çözülme Her Zaman Kötü mü?

İşte şirketlerin dünyanın iplerini ellerine iyice aldıkları bir dönem aşağı yukarı buna benzeyebilir ve bu tuhaf durumdan çok da uzakta olduğumuzu düşünmüyorum. Bu durumun özünde bireylerin milli kimliklerini kaybetmeleri ve yerine, yamalı ve yüzeysel de olsa şirket kimliklerini koymaları bulunuyor. Günümüzde bile iyi bir yerel şirkette dahi İngilizce bilmeden iş bulabilmek neredeyse olanaksızdır. Ve gelen her yeni nesil bu kültürün içinde büyüyerek ağırlıktan kurtulur gibi öz kültürünü geride bırakmakta ve küresel kültürün nosyonlarıyla yetiştirilmektedir. Bireylerin geride bırakmak zorunda kaldıkları öz kültür ise milli kültürden başkası değildir ve kültür-dil ilişkisi etle tırnak gibidir. Yani şirketlerin öne çıktığı ve devletlerin durağanlaşarak geride kaldığı yeni düzende kültür ve yerel dilin hiçbir ederi olmayacaktır.

       O halde nihai soruyu sormalıyız? Milli kimliği kaybetmek ve genelde bir devlet tarafından sağlanan ve korunan bu kimliğin yerine küresel şirket kimliğini koymak kötü bir durum mudur? Toplumsal Çözülme Kuramı sadece milli kimliğin kaybolduğu bir düzeni anlatmıyor, bunun yanı sıra ekonomik düzenin dayattığı kendine ve topluma yabancılaşmapsikozunun da altını çiziyor. Yabancılaşma zaten batı toplumlarının sanayileşme ile birlikte yoğun bir biçimde deneyimlediği bir durumdu ve bizler için yeni bir duygusal tat içermiyor. Ne var ki devletlerle şirketlerin yer değiştirmesi bu ruhsal rahatsızlığı da uç seviyede ve yaygın bir biçimde tetikleyecektir. Bu anlamda toplumsal çözülmenin kötü bir durum olduğunu söylemek gerekir. Toplumsal çözülmeyi bizi sarıp sarmalayan, bir yandan koruyup bir yandan bu dünyayı cehenneme çeviren büyüme temelli ekonominin insanlığa ödettiği bedel olarak görmeliyiz. Eğer gelecekte bir yerde bu ekonomik modelin yerine daha insancıl ve kapsayıcı bir model gelecekse, muhtemelen başlangıç noktası en dibe vurduğumuz yerde olacaktır. Bu dip nokta ise toplumsal çözülmedir. Gelecekte bu olasılığın Döngü isimli bir roman üçlemesinde ele alınan bir bilim kurgu argümanı mı yoksa bilimsel bir kaygı mı olduğunu göreceğiz.

Döngü Üçlemesini Tasarlamak

Yukarıda çerçevesini çizdiğim yeni toplumsal düzen 2177 yılında başlayacak ve yirmi beş bin yıl sürecek bir hikâyeyi anlatmak için elzem görünüyordu. Her şey bir bakıma ekonomiyle alakalıdır; güzellik anlayışımızdan eğitime verdiğimiz değere, neye inanacağımızdan nasıl yaşayacağımıza kadar yaşamın birçok katmanı bizi çevreleyen politik ekonominin dinamikleriyle belirlenir. Dolayısıyla günümüzden yaklaşık 160 yıl sonra insanların düşünsel, duygusal ve toplumsal gerçekliğini tasarlarken ister istemez küresel ekonominin doğasını düşünmeye başlıyorsunuz. Sonuçta iki kaba ihtimale varabiliriz; ya bugünün temel paradigmaları (büyüme temelli ekonomi, kapitalizm) devam edecek veya bunun yerini yeni bir paradigma alacak. Bu noktada yüzeyde iyimserlik ve kötümserlik arasında bir tercih yapılıyormuş gibi görünebilir. Oysa mesele bu kadar basit değil. Geçmişten günümüze baktıkça yakın gelecekte dünyanın bugünden daha iyi olabileceğine dair elimizde hiçbir kanıt yok. Ne yazık ki beşerî değerlerimiz teknolojik imkânlarımız kadar gelişmedi. Uyduya bağlı akıllı telefonlarla sosyal medyada din, ırk ve cinsiyet nefreti kusabiliyoruz ve bu ilkel güdüyle davranan insan sayısı hiç de azımsanacak oranlarda değil. O halde 2177 yılına baktığınız zaman büyüme temelli ekonominin iyice palazlandığını görüyorsunuz ve bunun sosyolojik karşılığı olarak önünüze “Toplumsal Çözülme Kuramı” çıkıyor.

            Elbette geleceğe dair kelam ederken küresel ekonominin dinamiklerini “Büyüme temelli model devam edecek,” türünde bir önermeyle tanımlamak yüzeysellik olur. Öyle ya, devam edecek veya etmeyecek; bu kadar basit. Asıl mesele bu modelin neden ısrarla devam edeceğine yanıt bulmakta yatıyor. İnsanları tüketici olarak kontrol edebilmek, sisteme borçlu tutarak sürekli bir biçimde emek sömürüp bir yandan da bu kitleleri tepkisiz kılabilmek öyle kolay bir iş değildir. Bu aşamada küresel pazarın insanların gerçekten satın almak için ömürlerini ortaya koyabilecekleri, yaşamdaki diğer her şeyin ikincil derecede önemli olacağı bir ürün satmak gerekiyor. Ayrıca bu ürün öylesine kıymetli olmalı ki kendi alt pazarını yaratabilmeli ve yüzlerce farklı küresel firma bu ürünün üretiminde etkin rol almalı, dolayısıyla milyonlarca insana da iş imkânı sunabilmeli. Sonuçta kapitalizm kanlı yelkenlerini yeterince doldurabileceği rüzgârı yakalasın ve düzen böylece sürüp gitsin. Bu ürün ne olabilir? Sonsuza dek yaşamaya ne dersiniz? Olağan ömrünüzü tamamladıktan sonra sevdiklerinizle ucu bucağı olmayan bir yaşamda hastalıklardan uzak, zengin ve güçlü olmaya nasıl bakarsınız? Bunun için bir ömür çalışıp kredi öder miydiniz? Bu sorular kulağa herhangi bir kurgunun güzellemeleri olarak gelebilir. Fakat düşünün, günümüzün yaşam koşulları orta çağda yaşamış çiftçi bir aile için eşit derecede kurgusal değil miydi?

         Yine de sistem kendine her zaman alternatif bir sigorta, koruyucu bir senaryo bulur. Sonsuza dek yaşamak için sadece para biriktirmeniz ve kredi ödemeniz yeterli olmayacaktır. Ayrıca “Uyumlu ve Katılımcı Vatandaşlık Puanı” da biriktirmeniz gerekiyor. Bu puanı da iki şekilde biriktirebildiğinizi varsayalım; isimleri birikimpuanıve tüketimpuanıolsun. Birikim puanını topluma yaptığınız katkılar ve yasalara uyma oranınız üzerinden alırsınız. Tüketim puanı ise doğduğunuz anda size yüz puan olarak verilir. Ömrünüz boyunca işlediğiniz tüm suçlar; büyük suçlardan park cezasına değin tüm suçlar bu puandan düşülür ve her iki puan türünün aritmetik ortalaması 75 ve üzeri olduğu zaman bir milyon lira ödeyerek sonsuz yaşama geçiş hakkı elde edersiniz. Gördüğünüz üzere ekonomik sistem kendine karşı gelecek kitleleri iki şekilde kontrol etmektedir; çok çalışmak, para kazanmak elzemdir ve ömrünüz boyunca suç işlemeyecek, mesela gösterilere katılmayacak, baş kaldırmayacak ve sessiz sakin bir yaşam süreceksiniz.

              Bu sayede gözünü bu dünyaya açan birey için ömür, gerçek ömrüne ulaşabilmesi için bir araca, bir tür bekleme ve hazırlanma aşamasına dönüşür. Tek yapması gereken uslu bir çocuk olmak, çok çalışmak ve para biriktirmektir. Ne var ki geleceği tasarlarken toplumsal çözülme kuramı, sonsuz yaşamı satın alabilmek ve vatandaşlık puanı bizlere hâlâ yüzeysel bir gerçeklik sunuyor; yeterince ayrıntılı değil. Bu noktada devreye muhalifler, doğuştan devrimciler giriyor. Bu düzen olasılığını biz bugün tartışıp hastalıklı buluyoruz da gelecekte bu düzeni hastalıklı bulacak insanlar olmayacak mı?

               Dünya ülkelerinin Birleşmiş Milletler’in yerine kurduğu Küresel Konfederasyon, Dünya Vatandaşlığıülküsüyle kurulmuştu. Kısa zaman içinde bu oluşumun insanlara sınırlar ötesinde vatandaşlık vermekten çok uzak olduğu ve yegâne amacının küresel şirketlerin uluslararası eylemlerini korumak ve desteklemek olduğu anlaşıldığında iş işten geçmişti. 2177 yılında yüz on beş ülke bu oluşumun parçasıydı ve doğal olarak vatandaşlık puanı, sonsuz yaşam satışı bu ülkelerde geçerliydi. Gerek bu ülkelerde gerekse Konfederasyon çatısı dışındaki ülkelerde (Onlara karanlık ülkeler denirdi.) bu küresel oluşuma, sonsuz yaşam pazarına ve vatandaşlık puanına karşı büyük bir tepki vardı. Bu kişiler kendilerine direnişçi derken Konfederasyon onları terörist olarak tanımlıyor, varlıklarından da pek şikayetçi görünmüyordu. Vatandaşlık puanının karaborsada satılıyor olması, Yeni Zelanda’da da biyolojik ömürlerini iki yüz yılın üzerine çıkarmış insanların gizli refah toplumu ve Konfederasyon’un direnişçilere yaptığı zulüm bu bilinçli insanlar tarafından iyi biliniyordu.

            Görüldüğü üzere bu dünya alabildiğine karanlık ve korkutucu duruyor. Döngü üçlemesinin ilk okumalarını yapan yakın dostlarım romanın bir distopya olduğunu söylediklerinde başlarda kafam karışık bir biçimde onları onayladım, fakat uzun süre düşündükten sonra romanın, en azından sizinle paylaştığım boyutları itibariyle distopya olmadığı kanısına vardım. Sebebi ise bu gelecek olasılığını distopya olarak addedebilmem için kıstasımın ne olduğudur. Gelecekte bir zaman dilimine distopya diyebilmem için onu bugünle karşılaştırmam ve distopya olup olmadığını veya ne derecede distopya olduğunu bu kıyasla belirlemem gerekiyor. Oysa karşılaştırma kıstasım olan günümüzün şartlarına bakıp kendi 2177 kurgumla karşılaştırdığımda arada çok da büyük farklar göremiyorum. Hatta şuna eminim; insanlık kültürel sapmalarından arınıp, mesela üç yüz yıl sonra günümüze baktıklarında yaşamımızı alabildiğine korkunç bulacaklardır. Geleceğe dair en emin olduğum şey budur.

            Fazla detay vermekten kaçınsam da Döngü Üçlemesi’nin karanlık bir öyküye sahip olduğunu fakat içinde veya sonunda katıksız bir umut ve yaşam inancı barındırdığını söyleyebilirim. Romanın asıl kaygısı insanlık olarak yeni bir farkındalık düzeyine varmamız gerektiğini vurgulamasıdır; en azından benim kaygım bu. Samanyolu Gökadası’nın ıssız bir sarmalında hızla savrulurken başımızı içine soktuğumuz güncel problemler, kavgalar ve kaygılar çoğunlukla yapay ve saçmalıktan ibaret. Başımızı kaldırıp da yıldızlara ve ötesine baktığımızda bize dair yeni bir söylemi yakalayacağız ve o zaman bugünkü kavgaların hepsi alabildiğine anlamsız ve gereksiz görünecektir. Gerçek yolumuzu aydınlatacak ve Döngü Üçlemesi, yirmi beş bin yıllık epik bir hikâyeyle bize gerçeğin yolunda ilerlerken karşımıza çıkacak tehlikeleri ve fırsatları kendi evreninde tartışmaya çalışıyor. 2020 yılı yaz sezonunda Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanacak olan bu romanı okumanızı dört gözle bekliyorum.

[1]Morris, Desmond. (2008). İnsanat Bahçesi. İnkılap Yayınevi: İstanbul

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: