İçeriğe geç

Döngü Üçlemesi – Birinci Kitap: Göklerden Gelen Umut

Romandan kısa bir ön okuma:

BÖLÜM 3

ETERNİUM

Otuz dört yıl önce (2143)

Yaşam her zaman filizlenmek için bir yol bulmuştur; bazen bir mermeri delerek güneşe uzanır bazense insan zekâsına tutunarak var olur ve döngü böylece kendini var eder. Şimdi yaşam sonsuz akımını önceden hiç denemediği bir yöntemle sürdürmek üzereydi. Yaşlı bir adamın beyninden bir bilgisayar programına aktarılacak olan bilinç, bu döngünün kaçınılmaz sonucundan başka bir şey değildi.

Hastane koridoru aniden hareketlenmişti. Doktorlar ve sağlık personelleri apar topar bir odaya girdiler. İçeride Dünya tarihinin en önemli insanlarından biri hasta yatağında yatıyordu ve başında onunla ilgilenen Japon asıllı yaşlı bir profesör tüm soğukkanlılığını yitirmiş bir yaprak gibi titriyordu. 2143 yılının o güzel yaz gününde, Mansur günlerdir aralıksız çalışmaktan uykusuz ve bitkin düşmüş olsa da yolun sonuna gelmişti. Han başını yavaşça kaldırdı ve başına üşüşen kalabalığın arasındaki tanıdık bir yüze dönerek, “Mansur, vakit geldi,” dedi.

Mansur ufak tefek, delici bakışları olan İran asıllı bir biyomühendislik profesörüydü. Han’ın yüz on yedi yaşına gelmiş yaşlı bedenini hayatta tutabilmek için son yıllarda büyük mücadele vermişti. İki yıl önce Han’a bahsettiği gizli projesine Han, “Sen koca bir delisin,” diyerek tepki vermiş olsa da giderek ikna olmuştu. Dönüş yoktu; Han ölüyordu. Mansur, NanoMar şirketler grubunu o güne kadar görülmüş en büyük biyomühendislik şirketine dönüştürmüştü ve katrilyonluk sermayesiyle dünyanın en güçlü şirketini yönetiyordu. Buluşları; farklı virnet ve biyonet sürümleri, insan ömrünü uzatan yeni organlar ve kansere karşı nano-mekatronik cihazlarla verdiği amansız mücadele ile çağının bir bilim ve yenilik sembolü olarak tanımlanıyordu. Özellikle çığır açan ve onu bir ikona çeviren çalışması, bakteri DNA’sına veri yükleyip bu verileri biyoçiplerle bilgisayar ortamına aktarmasıydı. Bu öncü çalışması çok daha karmaşık biyoyazılım keşiflerinin sadece başlangıcıydı. Şimdi ise Mansur bu bilimsel birikimini çok saygı duyduğu ve bir önder olarak insanlığın ihtiyacı olduğuna inandığı Han için kullanıyordu.

Mansur’un Han için kurguladığı plan gerçekten de deliceydi. Bir insanın bilinci, tüm hafızası ve bu ikisinin etkileşiminin doğasını şekillendiren biyokimyasal yapısı, bir biyolojik yazılım ile kodlara ve algoritmalara çevrilip biyoçipler kanalıyla, Mansur’un biyoplazma dediği bir sıvıya yüklenebilir miydi? Yüklendikten sonra ne olacaktı? Ellerinde bilinçli, genetiği dönüştürülmüş ve karmaşık bilişsel ağlarla dolu bir biyolojik sıvı mı olacaktı? Mansur bu sorunun da yanıtını bulmuştu. Sonuçta bir tür bilgisayar ortamına aktarılan insan bilincinin algılayabileceği fiziksel bir ortama ihtiyaç vardı. Mansur yazılımcılarından biyoplazma sıvısında bir insan bilincinin içinde var olabileceği bir sanal oda tasarlamalarını istedi. Elbette bir tür biyolojik bilgisayar olan biyoplazmaya yüklenen kişinin öz algısıyla birebir uygun tasarlanmış bir insan bedeni de gerekiyordu. Bu aslında Zamandar veya biyonet ile bağlanılan sanal internet ortamının daha gelişmiş bir biçimiydi. Belki de en zor olan nokta, beş duyu organıyla sanal fiziksel gerçeklikle etkileşime giren bireyin bunu doğal bir biçimde yapabilmesiydi. Mansur, şu noktayı çok iyi biliyordu; en zor araştırma soruları aslında en basit fikirler üzerine kurulmuştur. Sonradan adına Valhalla denilen ilk sanal oda ve akabinde geliştirilen sanal ev, sokak ve mahalle basit bir sistematik üzerine kurulmuştu: Dünya’nın dönmesini ve doğanın işlemesini sağlayan temel fizik kanunları! Newton, yazılacak tüm algoritmaların yapısını zaten belirlemişti. Bu temel kanunlar Valhalla’nın yazılımının da sınır şartlarınıoluşturmuştu. Mansur şimdi büyük bir dönemece gelmişti; ya bu deneysel çalışmayla bir baba olarak gördüğü Han’ın yaşamına kast edecekti ya da bilimsel bir çığır açarak tarihe geçecek ve Han’ı ölümden kurtaracaktı.

Hemşireler ve doktorlar Han’ı hazırlarken Mansur ve ekibi çoktan sterilize kıyafetlerini giymişti. Gözlerini zoraki açık tutabilen Han’a bakıyor ve bir yandan bilinci gidip gelen bu büyük adama duyduğu saygı ve sevginin etkisiyle duygusal anlar yaşıyordu. Mansur titreyen bir sesle, “Han, ölüm bir hastalık, hepsi bu! Bana inan ve tıpkı ağır bir gribe yakalanmışsın gibi düşün. Birazdan tüm acıları geride bırakacaksın,” dedi.

Mansur’un yanına gelen yaşlı Japon Profesör, “En fazla üç dört saatimiz var. Onu hayatta tutabilmek için elimden geleni yapacağım,” dedi.

“O halde yükleme odasına geçiyoruz,” dedi Mansur.

Bir teknisyen “Lütfen bir süreliğine kımıldamayın,” dedi. Teknisyenin elindeki şeffaf tablet bilgisayara bir iki dokunuşuyla oda tavanından ve yan duvarlarından ayrılarak bir asansör sistemiyle ağır ağır aşağı yol almaya başladı ve oldukça geniş bir laboratuvarın ortasına iniverdi. Laboratuvarın içinde onlarca personel görev yapmaktaydı; havada beliren bir ışıktan ibaret bilgisayarların başında çalışan uzmanlar, yeşilimsi bir sıvıyla dolu şeffaf bir oval haznenin başında ekranda beliren verileri takip eden hekimler, gerilerde kontrol masasında oturmuş ve çalışanlara direktif veren başmühendisler ve nano-mekatronik uzmanları vardı. Odanın tabanı laboratuvarın yerine değer değmez uzmanlar etraftaki tüm eşyaları kaldırdı; birkaç tıbbi cihaz, Han’ın başındaki çiçekler ve bir iki mobilya. Han’ın yatağını büyük bir özenle oval kürenin bulunduğu yükleme bölümüne getirdiler ve Mansur artık geride bıraktığı duygusallığından kurtularak ilk direktifini verdi. Bir komutan gibi, kontrollü ve kendinden emindi. Japon profesörü teknik personel Han’ın başından zoraki ayırabilmişti. Bir dâhiliye uzmanı olan yaşlı hekim, içine düştüğü bu tuhaf laboratuvarı şaşkınlıkla izliyordu.

“Rejenerasyon, hastanın fiziksel bağlantılarını ivedilikle kurun. Biyomühendislik birimi, acilen biyodiyot bağlantılarını kurarak hastayı biyoplazmaya bağlayın. İki dakika içinde aktarım için hazır olmak zorundayız. Yazılım birimi, Valhalla hazır mı?”

“Valhalla etkin ve hazır, profesör.”

Hafifçe kulağına dokunarak, “İletişim merkezi, hazır olun!” dedi. Yukarıda bir odadan bir uzman başıyla Mansur’u onayladı. “Pekâlâ, Rejenerasyon, hastanın son durumu ile ilgili bilgilerin kayıtlara geçmesi için bildirin, lütfen.”

Bir hekim “Efendim, hastanın bilinci kapalı. Nabzı 40 ila 50 arasında değişkenlik gösteriyor. Tansiyonu düşük. Nefes almakta güçlük çektiği için destek sağlamak durumundayız. Kalp atışlarında düzensizlik gözlüyoruz. Yükleme sürecinde oluşabilecek olası reaksiyonlar için tüm hazırlıklarımızı yaptık. Rejenerasyon yükleme sürecine hazırdır.”

Doktor bunları anlatırken, genç bir tıp doktoru elinde golf büyüklüğünde bir topla Han’ın başına koştu ve topu Han’ın ağzına büyük bir özenle yerleştirerek arkada oturan Rejenerasyon ekibine işaret verdi. Topun dış kabuğu birden dört bir yanından açılarak Han’ın damağına, dişlerine ve diline doğru genişledi ve ortasında beliren bir delikten sarımsı bir ışık vererek soluma desteği sağlamaya başladı.

Mansur, “Biyomühendislik masası, hafıza ve bilinç yükleme sürecine başlayın. Öncelikle beyinciğinden iki biyodiyotla müdahale istiyorum. Ardından, nörolojik haritanın durumuna göre kafatasının farklı bölgelerine ani bir müdahalede kullanılmak üzere altı delik açılmasını istiyorum.”

Mansur’un direktifleriyle bir biyomühendislik uzmanı, uzandığı yatağın altından Han’ın ense köküne iki ince iğne soktu. İğnenin ucunda bir top vardı ve bu top yeşilimsi bir sıvının bulunduğu incecik bir kablo ile bir metre boyundaki yeşilimsi sıvıyla dolu oval hazneye uzanıyordu. Bu hazneden Han’a doğru uzanan altı ince kablo daha hazırlandı. Han’ın kafatasında delik açan iki tıp doktoru işini bitirir bitirmez, biyomühendisler bu deliklere parlak bir cisimden bir araç koyup yeşil sıvıyla dolu ince kabloları kafatasına açılan deliklere büyük bir özenle bağladılar. Mansur ise Han’ın başına gelip tüm bağlantıları kontrol ettikten sonra kafatasında açılan altı deliğe yerleştirilen kabloların kafatası ile birleştiği yerlere bir ekrana bağlı altı tane küçücük küre yerleştirdi ve küreler kafatasına değer değmez yoğun bir mavi ışık saçıverdiler.  Yaşlı Han’ın başı ağzında belli belirsiz tıslamalar çıkaran sarı ışık saçan soluma cihazı ve garip kablolarla bir robotun kalıntılarına benzemeye başlamıştı. Havada asılı olarak bekleyen ekranda Han’ın beyninin nörolojik sisteminin görsel bir haritası belirdi. Mansur yüksek sesle “Şimdi biyoyazılım masası, beni dinleyiniz. Her biriniz burada bu sinir sisteminin elektrik akışının şu an gördüğüm gibi kalmasından sorumlusunuz. Sorumluluğunuz sadece hastamıza karşı değil, kendinize ve Dünya tarihine karşıdır. Şimdi sakin olun ve tüm sinir sistemini dikkatlice tarayın. Üç saate ihtiyacım var. Sadece üç saat!”

Mansur bu üç saatin sonunda âdeta üç yıl yaşlanmıştı. Buna bir şüphe yoktu. 2143 yılının bilimsel imkânları elbette azımsanır bir seviyede değildi ama ilk yükleme öylesine zorlu ve bilinmezlerle dolu oldu ki, bu üç saatin kaydı yüzlerce biyomühendislik, tıp ve yazılım fakültesinde yıllarca ders kitabı olarak kullanıldı. Mansur’un ortaya çıkan sorunlara karşı bulduğu doğaçlama çözümlerin çoğu artık standart uygulamalar olarak kullanılıyordu. Bir bireyin bilişsel haritasını bilgisayara yüklerken vücudun yaşamsal mekanizmalarının yok olmasından dolayı sinir hücrelerinin elektrik aktarımını kesmesi karşısında sıradan bir bilim insanı ne yapardı? Mansur daha bu sorun ortaya çıkmadan hazırlıklıydı. Beynin farklı yerlerinden verdiği biyolojik elektrik akımıyla (galvani) bu sürece müdahale ediyordu. Sonradan daha da geliştirdiği nano mekatronik toplar ile beyni âdeta bir biyolojik elektrik haznesinde tutarak beynin içinde barındırdığı bilişsel haritanın özünden bir şey kaybetmemesini sağlıyordu. Elbette kulağa kolay gelen bu uygulamalar Han’ın ufacık sanal odaya yüklenme sürecinde Mansur’un iş hayatının en büyük stresini yaşamasına sebep olmuştu.

Yükleme bitmişti. Mansur, kontrol masasından onay aldıktan sonra yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle laboratuvarın üst katındaki iletişim odasına koştu. Arkasında ekibi de merakla koşuyordu. İçeride süreci izleyen ve Valhalla’ya bağlanmış 3 kişi vardı. Mansur, “Bana bir şey söyleyin,” dedi. Herkes, kontrol masasında ekranlara odaklanmış iki iletişim teknisyeninin ağzından çıkacak sözlere odaklanmıştı. Teknisyenin önündeki holografik klavyeye bir iki müdahalesinden sonra Han birden ekranda belirdi.

“Her şey yolunda görünüyor efendim. Kurguladığınız senaryo gereği Han şu an uyuyor. Uyanmasına otuz saniye kaldı. Alarmı çalıştırmamı ister misiniz?”

“Hayır, bekliyoruz. Her şey yolunda görünüyor, değil mi?”

“Evet efendim. Kırk beş metrekarelik bir dünya yarattınız efendim.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: